Blog hakkında...

----------------------------------------------------------
Yorum yazmak isterseniz yazıların bittiği yerde zarf işareti göreceksiniz oraya tıklayarak yorum yazabilir ; ya da sağ tarafta bulunan ziyaretci defterime leave a response'a tıklayarak yorumlarınızı iletebilirsiniz.

Gelelim Blog'umun ismine...
En üstteki fotoğrafın üstünde de gördüğünüz gibi ismi:
"Jail l`impression de ne pas t`avoir vu"

Çok anlamlı bulmuştum. Bir gün haberleri okurken karşılaştım bu cümleyle, aşklarıyla meşhur Fransa Cumhurbaşkanı ve aşk mektubu konu:) (http://www.hurriyet.com.tr/dunya/7391715_p.asp)

Olayın magazinsel kısmı değil de,
Ben sözün anlamındaki derinliğine hayran kaldım... evet, doğru kelime bu, hayran kaldım...
Bir özlem bu kadar güzel anlatılabilirdi...
Blog'umun adının Türkçesi:
"Sanki seni yüzyıllardır görmemiş gibiyim..."

Bana bu cümle o kadar çok şey hissettirdi ki...

Temelinde aşk olan bir özlem, tutku bu kadar güzel ifade edilebilirdi..

İşte bu kadar sevdiğim bir cümlenin blog'umun ismi olmasını hiç tereddütsüz istedim:)

Son olarak,
Blog'uma,
Dünyama,
Hoşgeldiniz!

Herkese keyifli dakikalar diliyorum...
----------------------------------------------------------------

5/11/2014

Cittum, Cezdum, Cördüm,Celdum! :)

Benim dünyalar güzeli kız kardeşim Beyza’m evlendi geçtiğimiz hafta.

Madem düğün Giresun’da, 4 günümüz var, doğu karadenizi gezelim, düğünümüzü de yapalım gelelim dedik. Yol arkadaşlarım Mehmet Baş, Seda Çavdaroğlu ve Tayfun Er’e çok teşekkürler bu gezi için. Arada bir Tayfun’u karadenize itmek istediğim doğru. Ama o da olmasa tek düze bir gezi olurdu, kiminle uğraşacaktık değil mi J (avuntum bu:D) Bu yazımda size Doğu Karadeniz’de neler yapılmalı, biz ne yaptık sevdik ne yaptık sevmedik onlardan bahsedeceğim. Aşağıdaki haritada gittiğimiz yerleri görebilirsiniz. Fotoğrafları büyütmek için üstüne tıklamanız yeterli.
Başlıyoruz J




İlk gece- Trabzon

Trabzon havaalanına gece varıyoruz.  İlk Trabzon’a uçtuğumda yanımdaki amca “haçen korkmaysun değil midur? Bak! Denize ineyruzzz” demişti. Evet, baktığımda denize iniyorduk J Denizi doldurmuşlar havaalanı yapmışlar. Yani korkmanıza kısmen gerek yok, gerçekten orada bir havaalanı var. Ha uçak duramazsa ne olur, tutturamazsa ne olur diye düşüncelere girecekseniz, hiç tavsiye etmem, siz manzaranın keyfine bakın derim J
Anadolu jet ile uçarsanız, indirimli araba kiralayabiliyorsunuz. Biz de oyle yapıyoruz. Otelimiz Trabzon’da Aksular Otel.  Gece otelimize varıp, hemen yatıyoruz ki erken kalkalım.

1.gün Trabzon- Sümele Manastırı-
Tüm doğu karadenizin sahil kenarını, denizi doldurup yol yapan bir hükümetimiz var.  Yolun iyi olduğunu düşüneceksiniz belki, evet çok rahat 3 gidiş 3 geliş, adamlar yol yapmış diyorlar ya ondan ama… amasını burada yazmayacağım, bir bağlantı paylaşacağım, merak eden olursa araştırıp okuyabilir. http://www.gorelehaber.com/haber/haber_detay.asp?haberID=5120
İşte bu yolun hemen karşısında otelimiz, yani denize karşı. Otel fiyatı, kahvaltı dahil 60tl. Burayı gitmeden once arayıp rezervasyon yaptırmıştık. Gayet temiz bir otel.  Biz otelde yapmadık kahvaltıyı, çünkü hedefte kuymak yemek vardı!J Zigana çadırı diye bir yer var, oraya gittik. Açık büfe kahvaltı ve kuymak yedik ama açıkcası ben beğenmedim. Manzara harika ama kuymak için başka bir yere gitmeli.  Fotoğrafımızı çekinip, ordan Sümela’ya sürüyoruz.

Yol boyunca farklı bir ülkeye geldiğinizi düşünüyorsunuz.  Dağlar arasında yeşilin bin bir tonu içindesiniz. Evler dağlarda akıl almayacak kadar yüksekte ve aralıkta, nasıl yaşıyor burada insanlar, bakkalları falan da mı yok dedirten cümleler kurmaya başlıyorsunuz. İşte orada cevapsız sorularınız başlıyor J
Bir Karadenizli yakınım bana, burada eskiden komün yaşam olduğu için hala o kültürün devam ettiğini anlattı. Komünizim hiç beklemediğiniz yerde karşınıza çıkıyor diyelimJ “PKK niye bizim dağlarımızda yok? Çünkü bizde self kontrol vardır. Dağlar kontrol altındadır. Yolda bir yabancı görelim, sen kimlerdensin, kime geldin diye sorular başlar. Eğer açsan kapıyı çalarsın, acıktım dersin, içeri buyur ederler karnını doyururlar.  Yatacak yer lazımsa yatacak yer verirler. Herşey ortaktır bizde. Komün yaşam hala devam ediyor karadenizde” diye anlatmıştı.






Sümela’da en aşağıdan yukarıya bir merdiven vardır. Ama o merdivenden çıkarsanız, bilin ki tüm gün yorgunluktan başka bir şey yapamazsınız J Çok yüksek ve kayma riski fazla. Merdiven bazı yerlerde yok oluyor. Tavsiyem minibüsler 1tl’ye yukarı kadar çıkarıyor, azıcık merdiven kalıyor. Orayı yavaş yavaş çıkmanız. Araba ile giderseniz de, bizim gibi gazlı arabanız varsa, benzin almayı sakın unutmayın, lakin gazlı araba o kadar yokuşu çıkamıyor, benzine geçmeniz gerekiyor J
Sümela’da en ilgimi çeken frenks aşağıdaki oldu. Tur rehberi dedi ki “ Gördüğünüz gibi Meryem ile Yusuf’un elleri birbirine değmiyor, bu frenks bekareti anlatıyor”
Tabii ki Türk’lerin her yere isimlerini yazmasını atlamadan geçemeyeceğim. Önümdeki çocuk eline kalem almış kazımaya çalışıyordu. Annesi hiç sallamadı bile, neyseki kalem yazmadı… Güzelim frenkslerin 15tl giriş parasına karşılık karalanmasına göz yummak…  Turizmden sorumlu devlet büyüklerimizin kültür değerlerimize ne kadar önem verdiğini her tarihi mekan gezişimde ruhumun derinliklerine kadar hissediyorum…
Neyse, güzel şeylerden devam edelim. Arabamıza atlayıp virajlı yollardan Sümela’nın ilk girişine geliyoruz. Orada güzel restaurantlar var bakınca, ama hiç zahmet etmeyin. Turlara özel çalışıyorlar. Biz 4 kişiydik. Grup musunuz diye sordular, bakınca bize göre gruptuk, ama onlara gore değil J Bu yüzden çay bile gelmiyor, hiç oyalanmayın derim, vakit kaybı.
Trabzonun pidesi meşhur diyoruz, en meşhur nerede diye sorduğumuzda Çardak Pide cevabını alıyoruz. Gidiyoruz, İstiklal Caddesi gibi caddeleri var, trafiğe kapalı. Orada yürüyor ve buluyoruz, önce çayımızı içiyor sonra pidelerimizi yiyoruz. Kesinlikle yuvarlağı yemeyin, çok zor yeniyor. “Acaba bu nasıl yeniyor “diye etrafa bakıyoruz, olayı çözüyoruz. Uçlarını koparıp ortasındaki yağ dolu kısma bandırıyorsunuz. Uzun alırsanız yemesi daha kolay. Yağ içinde bir pide yiyeceksiniz, hazır olun. Biz burada yedik, bir daha da karadenizde hiçbir yerde yemedik, bize göre değil J Peynirlisini tavsiye ederiz, kavurmalı denenebilir,  kıymalı denemeye değmez.

Ordan yine güzel manzara eşliğinde Uzungöl’e doğru yola çıkıyoruz.
Uzungöl benim en favori mekanım. Kesinlikle orada konaklamalı, o havayı tatmalısınız!
Buradaki oteli ayarlamadan gittik. Daha once İnan Kardeşler’de kalmıştım. En pahalısı orası diyebilirim. Otelin sahibi tahtaları oyup ahizeler, masalar yapmış, onu geçtim tahtadan araba yapmış, çalışıyor haJ Orijinal bir otel, kalmasınız da bir içeri girin çıkın J
Biz bu sefer spontane takılıyor otel soruyoruz. Derken Ensar Otel’e karar veriyoruz. Hem göle yakın, hem odaları gölü görüyor hem de sabah ogreneceğimiz bir durum, harika kuymak yapıyorlar kahvaltıda!
Kahvaltıda kesin kuymak isteyin. Garson abinin anlattığına göre kaynanalar damatları gelince, eğer damadı seviyorlarsa bolll yağlı yapıyorlarmış, boyle kuymakın üzerinde 2 parmak yağ kalıyormuş. Bu durumda damat sevilse mi iyiii sevilmese mi bilemiyoruz J Ha bir de biz kızlara bir uyarıda bulundu bu abi. “yaninizdaki erkeklere dikkat edeysünüz. Buradaki kizlar, evlenip buradan gitmek için koca bekleyler. Hele ki mühendisseniz, beklenen an, hemen veriyruz kizu size!” Tikkat tikkat! Erkek arkadaşınız var ise, yanınızdan ayırmayın yani J Mühendis olup da bekar olan erkek arkadaşlarıma da duyurulur J
Neyse gelmişiz güzelim göl manzaralı otelimize! Şimdi sıra göl kenarını turlamakta diyoruz, başlıyoruz yürüyüşe. Harika bir gün batımı var! İçinize öyle bir oksijen çekiyorsunuz ki, yaşadığımız şehirlerde içimize çektiğimiz ne diye soruyorsunuz kendinize… Geziyoruz, şımarıyoruz, foto çekiniyoruz tabii :)

Burada tereyağında alabalık meşhur. Tüm gölü gezip, göl kenarında şımarıklığımızı yapıp kendimize yemek yemek için bir yer bakıyoruz artık. Ha buarada, burası çok tutucu bir yer. Bir tane tekel bulamazsınız. Biz adım adım gezdik, yok bulamazsınız :D Ama ortamı bir görün, dersiniz ki “şu göl kenarında bir iki tek atmalı”! Yürürken lokantalara bakıyoruz, hiç oyle bir durum yok. En son bir yer kalıyor. Canlı müzik yazıyor, dağda göle karşı.  Üşenmiyoruz, tek umut diye çıkıyoruz. Mekanımız fotoda gördüğünüz İnci Cafe. Genç işletmeciler karşılıyor bizi. Manzara harika! E karadenizdeyiz, tabii ki her gittiğimiz yerde çay istiyoruz.  Önce çaylarımız geliyor, sonra alabalıklarımız ve salatamız. Sağdaki fotoya dikkat, renkler tam burayı anlatıyor J
Derken gençlere bir umut soruyoruz. Şans ki, bizim gibi keyfine düşkün bu gençler. Kendilerine aldıklarını bize veriyorlar, 1 adet bile olsa, keyfiniz daha da bir yerine geliyor. Göl kenarında keyfimizi yapmadan odamıza dönmüyoruz. Yağmur da atıştırıyor, şarkılar söylüyoruz, mutluluğu bol, oksijeni içimize çekerek “yaşıyoruz” diyerek hissediyoruz… Odalara girmeden yağmurdan sırılsıklam olmuş halimizi de bir çekelim diyoruz :)


2.gün Çamlıhemşin-Ayder- Batum- Sarp
Ensar Otel’de kahvaltının ardından doğru Çamlıhemşin’e gidiyoruz. Çamlıhemşin küçük ama çok sempatik bir yer. Benim karadenizde en sevdiğim yer Moyy Cafe’ye uğruyoruz.
Buradaki kahvenin tadını Türkiye’de aldığım başka bir yer yok desem yeri… Bir gün bana ait bir cafe olsun diye hayaller kurarsınız ya, orası işte burası! Gerek iç dizaynı gerek bahçe dizaynı gerek şarapları gerek fırtına deresinin o manzarası, sesi, kokusu, her şeyi ile çok güzel burası… Burada kahvelerimizi içip Ayder’e devam ediyoruz.

 



Ayder’de enn tepeye çıkıp bu yazıyı görüp arabayı park edip, aşağı doğru yürümeye başlıyoruz. Harika bir doğa karşılıyor sizi!
Uzungöl’den sonra dikkatimizi çeken bu taraflarda tekelin olması oluyorJ Daha sosyal bir çevresi var Uzungöl’e göre. Bir bira içiyoruz yaylada oturup keyfimize bakıp Çamlıhemşin’de İbo’nun Yeri’nde kurufasulye yemeğe geçiyoruz. Lakin tadilatta olduğu için yiyemiyoruz. Ben daha once yedim. Eğer patronun neşesi de yerindeyse size şarkı bile söylüyor! Harika bir yerdir, kesin tavsiye ederim.

Ayder’i de bitirip, tam doğuya kadar gidiyoruz. Saat 17:00 sularında Batum’a geçelim, gezelim diyoruz.  Once otel ayarlıyoruz. Otelimiz Sarp Otel. Burası da 60tl. Sınır kapısına 3km. Yakın olması bizim için önemli. Gece yatmaya geleceğiz çünkü, arabayı uzun süre kullanmak istemiyoruz. Batum’da kalmak zaten daha pahalı, bir de sabah Giresun tarafına geçeceğimiz için, geçiş işlemleri ile uğraşmayalım sıra olur, gece boş olur diye Türkiye’de kalmayı seçiyoruz. Otel sahibi bize deniz manzaralı köşe odasını veriyor. O kadar güzel bir manzara ki, hala aklımda! Yalnız oda keyfi yapmaya şuan vakit yok. Hiç vakit kaybetmeden, valizleri bırakıyor, arabaya atlıyor sınıra gidiyoruz.
Araba sizin adınıza kayıtlı değilse, kiralıksa giremiyorsunuz sınırdan içeri. Yalnız orada park yeri var. 5tl’ye orada durabiliyor tüm akşam. Park ediyor, yürüyerek geçiyoruz. Buranın para birimi Gel (Lari). 1 gel’e şehrin merkezine götüren minibüsler varmış. Biz nedendir bilinmez, bunu bilmemize rağmen, taksi ile gidelim diyoruz 20gel’e anlaşıyoruz. (otel sahibi de 20 lari tutar dediği için biraz pazarlık yapalım diyoruz, ama baktık olmuyor 20 lari’de anlaşıyoruz.) Ters ev olarak bilinen WhiteHouse’a gidiyoruz. Dekorunu ilginç yapmışlar. Dıştan terz. İçten bazı eşyalar ters. İlginç bir mekan. Yemekler de tabii ilginç. İnternetimiz çalışmıyor o an, biz de menüden rastgele söylüyoruz. Tek uyarımız şarap konusunda. Şarap istedik, garson geldi “bu çok iyidir” dedi, biz de olur dedik, bilemedik 4 kişinin yemeğinden fazla bir şarabın geleceğini J Tüm paramızı bıraktık, 1 gel bile kalmadan çıktık, güldük birbirimize J Şehrin merkezine deniz kenarından yürüyüş yaptık. Evet hiç paramız yoktu ama bir şehir bence yürüyerek en iyi öğrenilirdi! (Avuntular v.2:D)

Yürürken sağda ters şişe modelinde adalet sarayını göreceksiniz. Bir de onundeki fıskiyeli parkı. Eğer hava güzelse, yağmurlu değilse. Her akşam 21:00’de su-ışık gösterisi oluyor burada. Denk gelirseniz kesin izleyin, çok keyifli! Gürcistan Batum ışıl ışıl bir kent buarada. Her yerde ışık gösterisi göreceksiniz. Bence akşam güzel bu şehir! Benim gibi ışık manyağı bir kızın saatlerce sokaklarında yürüyebileceği bir yer… Hani çizgi filmlerde olur ya, süslü püslü değişik evler, ışıklı falan, aynı oyle! Binaların mimarisi harika! Her yerde heykeller var, aşkı anlatıyor çoğu. Bir de gün batıyorsa siz gezerken, işte aşağıdaki gibi bir manzarayı izliyorsunuz…
 

Derken diyoruz ki, bu güzel sokaklarda bir bira içsek. Once ilk bulduğumuz atm’den para çekiyor, fakirlikten paralı duruma geçiyoruzJ Derken ara sokakları geziyoruz. Burada dikkat. Gürcistan’a Türk’lerin gelme mantığı bizimki gibi saf değil. Kadınları para ile satın alıyorlar burada… Çok acı bir durum ki, sokaklarda bu konuşmaları hep duyuyorsunuz. Bir insana para gözüyle bakılıp bir geceliğine satılması… İşte ne kadar tutucuysa Karadeniz, o içlerindeki ateşi söndürmeye buraya geliyorlar, günahlar şehri ilan etmişler burayı, günah çıkarıyorlar kendilerince!.. Ne acı ki, durum boyle. Mekanlarda kırmızı ışıklar var ve hepsi bina altında, zaten anlıyorsunuz girmiyorsunuz. Yok mu bize güzel bir cafe derkennnnnn, işte orayı buluyoruz! J Батумъ olarak adı geçiyor. Foursquare’da bira fabrikası yazınca gelen yer. (Z. Gamsaxurdia 46, Batum)

Bira 1.3 lari!! Yani, 2tl arkadaşlar! Ben martini ile başlıyorum denemeye, o 5 lari, J&B 5 lari, yani 7 tl. Tanrım o whitehouse’da 150tl verdiğimiz şarap yerine 100 bira içerdik demeden geçemiyoruz, gece boyunca bu olaya gülüyoruz :))
Tüm biraları deniyoruz, martiniyi deniyoruz. Derken “aa buranın armut suyu meşhur” diyorum, onu da istiyoruz, tabii o tatlı geliyor, armut suyu bildiğiniz soda arkadaşlar. Tatlı güzel bir şey de, alkol arasında komik oluyor. Sonra menüye bakarken “aa kapaçuri de var o da meşhur” diyoruz, o da geliyor. Bildiğiniz büyük mantı.4 adet diye vurguluyoruz. 1’er adet yiyoruz hepimiz. Yalnız içine bir sos atmışlar o damak tadımızın dışında, o yüzden pek sevmeyebilirsiniz. Sonunda yeter içtiğimiz yediğimiz diyip taksiye atlayıp, elde kalan larileri sınır kapısına yakın bir petrolde bozdurup, 8lari’ye harika bir şarapları var, onu alıp, gümrüğe geçiyoruz. Yasaya göre 3 gün kalmanız gerek alkol sokmak için Türkiye’ye. 1 taneye izin veriyorlar diye duyuyoruz. Elimizde bir şarapla giriyoruz. Yalnız duty free bizi dürtüyor, tanrım ne kadar ucuz diyoruz J Madem bir şansımız var, alalım, olmadı şarabı bırakırız kayıp 10tl olur diyor, alıyoruz birer şişe. Sınır kapısında Türk tarafındaki gümrükte durduruluyoruz. Ankara’dan geldiğimizi, bir daha yapmayacağımızı, bilmediğimizi, ama bunlar hediye diyerek yalvar yakar bakıyor, yırtıyoruz!  Musmutlu otelimizde uyuyoruz.

3.gün Sarp- Akçaabat- Giresun
Sabah uyanıp en az 1 saat camı açıp kafamı çıkarıp denizi izliyor, sahile vuran dalgaları seyrediyor, kuş sesleri dinliyor arada bir esinti ile burnuma gelen çay kokusunu içime çekiyorum… Otelden ayrılırken bile o camdan zor ayrıldım. Bu otelin en güzel yanı da buydu işte. Sizi huzurlu bir ortamda ağırlıyordu…
Kahvaltımızı yapıp yola koyuluyoruz. 13:00 sularında Akçaabat’a varıp meşhur Nihat Usta’da köftemizi yiyoruz. O da deniz kenarında.Şansımıza da yağmur yok yine. Çayımızı da içiyor, keyfimize bakıyoruz.
16:00 gibi Giresun’a varıyoruz. Tanrım o nasıl trafik oyle! J Giresun’un şehir planlaması olmamış, “araba ile kim nereden gidiyor?”,”hımm, o yolun sonu mu var!”, “çıkmaz sokak mı burası? evet nasıl geri gideceğiz?” Gibi dertlerimiz oluyor bir anda J O kadar Karadeniz gez, burada sıkıntı çek J
Neyse ki önceden ayarladığımız otelimizi buluyoruz. Tek kişilik oda 70tl çift kişilk 60tl. Burası butik otel olarak geçiyor. Otelimiz Lonca Butik Otel.
Karadenizdeki en tatlı otel! Denizi de görüyor odalarımız. Kahvaltıda cam kenarında çiçekler, deniz manzarası eşliğinde klasik kahvaltının dışında ev yapımı kek, fındık ezmesi bulacağınız şirin bir otel. Akşama düğünümüz olduğu için biraz dinlenip hazırlanıyor, düğüne geçiyoruz.
Buranın yöresel oyunu Giresun Karşılaması. Horon yok bu tarafta. Biz de kızımız Beyza’mız için azmediyoruz, bu dansı öğreniyoruz J Şahsen benim becerdiğimi söyleyen çok kişi var, yanımdaki arkadaşlar için aynı şeyi diyemeyeceğim :)


4.gün Giresun- Ordu- Havaalanı
Giresun’dan fındık ezmesi almadan dönmeyin arkadaşlar. Sabah ilk iş fındık ezmesini alıyor, fındık alıyor yola çıkıyoruz. 45 km Ordu buradan. Ve çok farklı bir şehre geliyoruz. Ordu diğer gördüğümüz şehirlere göre en çağdaşı! Deniz kenarında patene binenler mi dersiniz, bisiklete binenler mi, küçük arabaları süren minikler mi! J Belediyeciliği özellikle örnek göstermek gerekir, engellileri de düşünmüş Ordu Belediyesi.

Teleferik ile yukarı çıkıp çay içmek en büyük keyif burada! Ne yapılır orada derseniz, Ordu’ya karşı çay içilir, dondurma yenir, keyif yapılır inilir.



Öğle yemeği için ne yapalım derseniz, aslında akşam rakı balık yapmalık bir mekan ama biz öğleyin gidiyoruz. Köşk Balık Restaurant’ı tavsiye ediyoruz. Hamsinin mevsimi değil, o yüzden istavrit yiyoruz, yanına biraları söylüyoruz denize karşı dostlar meclisi ile keyfi yapıyoruz!

Derken bizim uçak vakti geliyor. Meğersem Havaş varmış Ordu’dan, ama bilmediğimiz için Metro’ya biniyor, Havaalanı kavşağında (Samsun’a gelmeden 20km önce) iniyor, taksi ile 8tl’ye varıyoruz. Burası belki de dünyada göreceğiniz enn sessiz havaalanı, “Samsun Çarşamba Havaalanı”. J Uçağımıza daha var, o yüzden biz de dışarıdaki Venn Garden adlı cafe’de nescafemizi içiyoruz. Hani bakınca havaalanındasınız ama hiç uçak sesi yok arkadaşlar, güzel bir gün batımı vardı, kahve içiyoruz falan ama uçak yok sanki, çok ilginçti gerçektenJ Ha bir de, Türkiye’de Bankamatik olmayan havaalanı neresidir diye soru gelirse, ilk aklınıza burası gelsin J
Uçağımıza biniyoruz, Ankara’ya dönüyoruz. Bir başka yazımda, görüşmek üzere…



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

İzleyiciler

Mary& Max

Mary& Max

Film'den alıntı...

"İnsanlar inanılmaz mantıksızdı. hindistan' da çocuklar açlık çekerken insanlar neden yemeklerini çöpe atıyorlardı? Neden oksijene ihtiyaçları varken yağmur ormanlarını yok ediyorlardı? Ve neden asla zamanında gelmeyeceklerse otobüsler için zaman çizelgesi hazırlıyorlardı? en sevdiği fizikçiyle mutabık kaldı : sadece iki şeyde sonsuzluk vardır ; evrende ve insanın aptallığında."Mary & Max

Ayın fotoğrafı...

Ayın fotoğrafı...
Bolu...

Sizce olmuş mu bu blog?:)